çiçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çiçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mayıs 2020 Perşembe

Bitkisel Bir Söyleşi / 19. Bölüm


Foto: foodstudio.no/blog/
Bu yazımda bahar mevsimiyle beraber kırları dolduran “yenebilen” bitkilerden en yaygın bulunabilenlere yer vermek istedim. Eminim yazıdaki bitkilerin çoğunu tanıyorsunuz. Ama belki de onları hiç yemediniz veya yenilebildiklerini bilmiyorsunuz. Öncelikle bu yazıda bahsettiğim bitkileri “iyice tanımadan” asla toplamaya çalışmayın sevgili bitki dostları. Doğada yaprağı ya da çiçeği birbirine benzeyen birçok bitki bulunur ve bazen zehirli bir tür ile karşılaşmanız da olasıdır. Diğer yandan otoyol, tarla ya da atık su kenarlarında yetişen otlardan uzak durun çünkü bunlar kurşun ve civa gibi daha pek çok zehirli kimyasala maruz kalmış olabilirler. Kendi bahçenizden ya da kırsal bölgelerden toplanmış olan otları tüketmeyi tercih edin. Bu bitkileri toplarken de aşırıya kaçmayın ki bulundukları alanda varlıklarını devam ettirebilsinler. Ya da bu otları güvenle satın alabileceğiniz uzman satıcıların bulunduğu yerel pazarları ve “ot festivalleri”ni (foraging festivals) de keşfedebilirsiniz. Yiyebileceğiniz en lezzetli otları buralarda keşfedeceğinize emin olabilirsiniz. Ayrıca düzenli ilaç kullananlar, alerjik bünyeleri olanlar ve hamileler doğadan toplanmış otları tüketmeden önce sağlık açısından bir sakınca olup olmadığını mutlaka bir tıp uzmanına danışmalılar.
Neredeyse her yerde karşımıza çıkan karahindibanın (Taraxacum officinale) erken ilkbaharda topraktan çıkan taze filizleri çiğ olarak salatalara konabilir. Bitkinin büyüdükçe giderek acılaşan yaprakları buharda pişirilerek de yenebilir. Bu arada doğadan karahindiba toplamak isteyenler için bitkinin birçok benzeri olduğunu da hatırlatarak basit birkaç püf noktası vereyim: mesela karahindiba yaprakları dallanma yapmıyor, tek bir sapta birden fazla çiçek yer almıyor ve ne yaprakları ne de gövdesi tüylü değil (!) Karahindiba oldukça da besleyici bir bitkidir, özellikle kalsiyum, fosfor, potasyum, demir ve manganez mineralleri, ayrıca A ve C vitaminleri açısından pek zengindir. Karahindibanın özellikle böbrek ve karaciğeri temizlediği, sindirim ve mide sorunlarına iyi geldiği ve anti bakteriyel özellikler taşıdığı biliniyor. Karahindibanın Nisan ve Mayıs’ta açar açmaz toplanması gereken çiçekleri ise şarapları, sirke ve jöleleri süslemek için kullanılıyor. Bitkinin çiçek ve yaprakları aynı zamanda falcıların öngörü yeteneğini artıran bir çay şeklinde demlenip tüketiliyor. Karahindiba çayının yanı sıra, bitkinin fermente edilen kuru yapraklarından birası ve çiçeklerinden ise şarabı yapılıyor. Bitkinin iki yıl içinde oluşturduğu köklerden de kafeinsiz bir tür kahve elde ediliyor. Bu arada bahçesinde “kompost” hazırlayanlar karahindibanın çiçeklerini, kompost oluşumunu hızlandıran özel bir madde içerdiği için hazırlayacakları karışıma ilave edebilirler. Diğer yandan bahçenizde toplamadan bıraktığınız karahindibalar ise doğal gübre oluşturacak olan solucanları davet ediyor. Bahçenizde meyva ağaçlarınız da varsa, karahindibaya da ihtiyacınız var demektir, çünkü bitki salgıladığı etilen gazı nedeniyle meyvaların olgunlaşmasını da hızlandırıyor. Bunun dışında eğer bitkileriniz için “sıvı gübre” hazırlamak isterseniz, bitkinin kök ve yapraklarını mutfak robotundan geçirerek kolayca yapabilirsiniz.
Baharla birlikte bahçenizde sıklıkla rastlayabileceğiniz diğer bir bitki ise semizotudur (Portulaca oleracea), doğada pek çok türü yetişen bu ot mineral açısından zengin toprakları da pek sevdiğinden gübrelenmiş bahçe toprağında da sık sık kendini gösterir. Kültüre alınmış 40 ayrı türü olan semiz otu aynı zamanda yenebilen ve oldukça sağlıklı bir bitki. Özellikle doğu Akdeniz mutfağının vazgeçilmez otları arasında yer alıyor. Salatalarda çiğ olarak veya ıspanak gibi pişirilerek tüketilebiliyor. Peki, hangi şekilde tüketmek daha sağlıklı derseniz, içerdiği omega-3’ü (sebzeler içinde en fazla omega-3 içeren bitki semizotudur) pişirme işlemiyle kaybetmesi nedeniyle çiğ olarak salatalarda tüketilmesi diyebilirim. Bitki ekşimsi bir tada sahip olduğu için kimilerince çok sevilmeyebiliyor. Bu ekşi tat bitkinin içerdiği oksalik ve malik asitlerden kaynaklanıyor, özellikle sabahın erken saatlerinde toplanan semizotları daha ekşi oluyor. Bunun nedeni ise gece boyunca karbondioksit depolayan yapraklarında malik asit içeriğinin normalin 10 katına kadar yükselmesi. Bu nedenle semizotunu toplamak için akşamüzerini beklemelisiniz. Tarih boyunca böcek ve yılan ısırıklarını, arı sokmalarını, dizanteri, ishal ve kanamaları tedavi etmek için semizotu yapraklarını kullanılmıştır. Bitkinin içerdiği jelimsi maddenin mide rahatsızlıklarına, mesane ve bağırsak hastalıklarına iyi geldiği söyleniyor. Semizotunun pet şişeler, damacanalar, plastik kaplar ve spor malzemeleri gibi yaygın kullanılan plastik ürünlerde bulunan zararlı bir bileşik olan “bisphenol A”yı temizleyici özelliği de var. Bilim dünyası 1957’den bu yana ticari olarak kullanılan bisphenol’ün zararını tartışadursun, kullanımından vazgeçilmesi zor görünen plastik hepimizin gün boyunca maruz kaldığı sağlıksız bir malzeme. Günümüzde çok yaygın görülen kanser hastalığı plastiğin yol açtığı zararlardan en önemlisi olsa bile yalnızca bir tanesi. Bu nedenle semizotu detoks yapmak isteyenler ve bisphenol A’ya daha duyarlı olan hamileler ve çocuklar için önemli gıdalardandır.
Kırlarda ve çimenlik alanlarda karşılaşabileceğiniz Kızıl Yonca (Trifolium pratense), baklagiller (Fabaceae) ailesinin süs bitkisi olarak da kullanılabilen koyu pembe çiçekli bir üyesi. Önceki yazımda arıların sevdiği bitkiler arasında da yer verdiğim yonca aynı zamanda bahçe toprağındaki azot miktarını da dengeleyen bir bitkidir. Hayvan yemi olarak da kullanıldığını duymuşsunuzdur peki yoncanın çiçek ve yapraklarının insanlar tarafından da tüketilebildiğini biliyor muydunuz? Bitkinin kurutulan çiçek ve yaprakları yemeklere konabiliyor, bitki çayı olarak da kullanılabiliyor. Hatta toz haline getirilerek hamur işlerine de katılabiliyor. Bitkiden elde edilen esansiyel yağ ise kendine has kokusuyla aromaterapide de kullanılıyor. Yonca tarih boyunca sayısız hastalık için şifalı bitki olarak da kullanılmıştır. Bitki içerdiği “coumestrol” adı verilen bir fitoestrojen nedeniyle birçok kadın hastalığında destekleyici tedavi olarak da öneriliyor. Fakat yonca özellikle kan pıhtılaşmasıyla ilgili bozukluklar yaşayan ve düzenli ilaç kullanan kişiler için uzak durulması gereken bitkiler arasında yer alıyor. 
Foto: Kjetil Lenes, commons.wikimedia.org/wiki/User:Ekko
İlkbaharda bahçeleri ya da orman altı bitki örtsünü şenlendiren mevsimin renkli çiçeklerinden hercai menekşe (Viola tricolor) sadece göze değil damağa da hitap edebilir. Hercai menekşe bir süs bitkisi olarak bilinse de yıllardır bitkisel tedavilerde de kullanılan şifalı bir bitkidir de aynı zamanda. Epilepsi, romatizma, astım, sistit ve deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan hercai menekşenin bronşit ve grip gibi solunum yolu hastalıklarına da iyi geldiği söyleniyor. Bitki mikrop öldürücü bir özsuyu içerdiği için yara tedavilerinde, hatta içerdiği bazı kimyasallar nedeniyle kansere karşı ilaç üretiminde de kullanılıyor. Hercai menekşenin taç yaprakları çiğ olarak yenebiliyor, hatta antioksidan özelliği olan bu çiçeklerle salata ve tatlılarınızı süsleyebilirsiniz. Bu çiçekleri şekerle kaplayarak ilginç görünümlü akide ve lolipop şekerleri hazırlayanlar da var. Ayrıca hercai menekşenin lezzetli yapraklarından bitki çayı da yapılabilir. 
Foto: Bob Osborn, flickr.com/photos/14230388@N03/
Yıl boyunca neredeyse her yerde kolaylıkla bulabileceğiniz yenebilen otlardan biri olan Kazayağı (Chenopodium album), ıspanakgiller (Amaranthaceae) familyasının bir üyesidir. Fakat bu otu isim benzerliği nedeniyle sakın ola ki bir sukkulent türü olan “makas otu” ile karıştırmayalım. Kaz ayağı “da” denilen makas otu (Carpobrotus acinaciformis) yenmediği halde, internet bu isim karışıklığı nedeniyle makas otu yemek tarifleriyle dolmuş(!). Görüldüğü üzere bitkilerin sadece çiçekleri veya yaprakları değil, isimleri de benzerlik taşıyabiliyor. Yazının başında da siz bitki dostlarımı uyardığım üzere, asla emin olmadığımız bir bitkiyi tüketmeye kalkışmayalım. İnternet bilgiye ulaşmanın en kolay yolu olsa da yanlış bilgiye ulaşmanın da en kolay yolu olabiliyor. Bu nedenle bitki meraklılarına bitkileri de mümkün olduğunca farklı kaynaklardan öğrenmeye çalışmalarını tavsiye ederim. Diyerek geçelim “gerçek” kazayağına... Ispanak, kinoa, pancar ve amarantın yakın akrabası olan kazayağının yaprakları ve taze filizleri ıspanak yemeği gibi ya da buharda pişirilerek yenebiliyor. Fakat içerdiği oksalik asit nedeniyle fazla tüketilmemesi gerekiyor. Ispanak da tek başına aşırı tüketildiğinde sizi zehirleyebilir. Kazayağının tohumları da tıpkı kinoa gibi protein, A vitamini, fosfor, kalsiyum ve potasyum açısından zengindir. Hintlilerin “bathua” adını verdiği kazayağı, Hint mutfağının ve Hint şifa okulu Ayurveda’nın da vazgeçilmez şifalı otları arasında yer alıyor. 
Yazın ilk günlerinden itibaren sarı çiçekleriyle kırları renklendiren sığırkuyruğu (Verbascum thapsus) yaprakları rozet şeklinde büyüyen ve iki metreye kadar uzayabilen bir kır çiçeği. Onu tüylü soluk hâkî renkli yapraklarından tanıyabilirsiniz. Sığırkuyruğu yenebilen bir bitki olmaktan ziyade “içilebilen” bitkilerden. Şifalı ot olarak tarih boyunca solunum yolu hastalıkların tedavisinde kullanılan bu bitkinin sarı çiçekleri toplanıp kurutularak bunlardan bitkisel bir çay hazırlanabiliyor. Bitkinin çayı özellikle grip, soğuk algınlığı, boğaz ağrısı, öksürük, bademcik ve gırtlak iltihabı, boğmaca ve astım  gibi solunum yolu hastalıkları için öneriliyor. Geçmişten günümüze dek çeşitli deri hastalıklarında da bitkinin çiçeklerinden ve yapraklarından elde edilen esansiyel yağ içeren antibakteriyel merhemler kullanılmıştır. Fakat bitkinin yapraklarındaki tüylerini arındırmak koşuluyla. Bitkiden aynı zamanda kumaş boyası, kandil fitili ve meşale de yapımında da faydalanılmıştır. 
Foto: Andreas Rockstein, flickr.com/photos/74738817@N07/
Kırlarda, yol ve tarla kenarlarında, nemli ve bataklık arazilerde sıklıkla karşınıza çıkabilecek bir başka rozet yapraklı bitki türü olan sinirli ot (Plantago) en eski şifalı bitkilerden biridir. Oluşturduğu minicik tohumlarıyla her yere kolaylıkla taşınabilen bu ot aynı zamanda son derece de dayanıklıdır. Yapraklarının tadı acı ve liflerini ayıklamak zor olsa da salatalara ve çorbalara koyarak yiyebilmeniz mümkün. Bitkinin en yaygın bilinen iki türü var: Dar yapraklı sinirli ot ve geniş yapraklı sinirli ot. Özellikle dar yapraklı olanının çayının öksürüğe iyi geldiği söyleniyor. Ortaçağ’da bu ota “her derde deva” anlamında “Heal All” denmiştir, onu yaraları, kesikleri, şişlikleri iyileştirmede ve daha pek çok hastalığı tedavi etmede kullanmışlardır. 17. yüzyılın meşhur şifacısı Nicholas Culpeper, sinirli otun yaprağının suyunu gülyağı ile karıştırarak deliliğin teskin ve tedavi edilebileceğini söylemiştir. Günümüzde bir başka sinirli ot türü daha popülerlik kazanmıştır, Plantago ovata’dan elde edilen lifler (psyllium) bağırsakların temizlenmesini sağlayan ve aranan bir bitkisel detoks ilacı oluvermiştir. Bu arada civarınızda ısırgan otu varsa ve sık sık bunların hışmına uğruyorsanız, sinirli otun yapraklarını tedavi amaçlı kullanabilirsiniz. Bitkinin antibakteriyel yaprakları, kanı durdurmaya ve enfeksiyonları önlemeye de yarıyor. Doğadayken yanınızda yara bandı bulunmadığı zaman bu bilgi aklınızda olsun: temiz olmak kaydıyla onu yara bandı olarak da kullanabilirsiniz.
Foto: Harald Reichmann flickr.com/photos/128486113@N07/
Isırgandan (Urtica dioica) az evvel bahsetmişken bu yazıyı onu da anarak noktalayalım. Bu son derece yaygın ve pek sevilmeyen ot da yenebilen yabani otlardan biridir. Tabi ki toplamayı başarabilirseniz(!). Çünkü yapraklarında bulunan tüyler bitkiye dokunulduğunda kırılarak alerjik bir madde salgılıyor. Bu da deride kaşıntı, yanma ve kızarıklığa neden oluyor. Özellikle benim gibi orman yürüyüşlerini seviyorsanız, yaz mevsiminde bile kısa pantolonla ormana girmemeniz için başlıca sebeplerden “sadece” biridir ısırgan. Isırgan otu A ve C vitaminleri, mangan, potasyum, kalsiyum ve protein açısından son derece zengin bir bitki. Vitamin ve mineral deposu olan ısırgandan yemek ve çay hazırlayabilirsiniz. Eğer ısırgan toplamak isterseniz bunun için mutlaka bir çift eldiven ve bir de bahçe makasınız olmalı. Bir de ısırganı çiçeklenip tohuma durmadan önce toplamalısınız. Çünkü bitkinin olgunlaştıkça içinde gelişen kumsu organik madde idrar yollarını tahriş edebiliyor. Isırgan yıkanıp pişirildiğinde o kaşıntı yapan organik asitlerin etkisi de ortadan kalkıyor. Ondan çorba, yemek, sos ya da püre yapabilirsiniz. Öte yandan Arnavutlar ve Yunanlar ısırgandan börek de yapıyor. Ayrıca ısırgan çayını, yaprak ve çiçeklerini kurutarak yapabilirsiniz. Tarih boyunca böbrek, mide, bağırsak, kan, cilt, damar ve deri hastalıkları için ilaç olarak kullanılmış olan ısırgandan ayrıca kumaş da elde edilebiliyor. 1. Dünya Savaşı yıllarında pamuk bulunamadığından Alman askerlerinin üniformaları ısırgan lifleri kullanılarak üretilen kaba bir kumaştan yapılmıştır. Aynı zamanda ısırgan bahçenize yararlı böcekleri davet ediyor. Tıpkı karahindiba (Taraxacum officinale) gibi kompost oluşumunu hızlandırmak ya da sıvı gübre yapmak için kullanılabiliyor. 

30 Mart 2020 Pazartesi

Bitkisel Bir Söyleşi / 17. Bölüm

İşte yılın en süslü ve renkli ayı ilkbahar yeniden geldi. Yemyeşil kırlar yeniden birbirinden güzel çiçeklerle dolacak. Fakat Corona virüsü yüzünden eve kapanan bizler acaba bu bahar onları görebilecek miyiz?... Önceki yazılarımdan birinde söylemiştim, insanlığın sonunu mikrobiyolojik canlılar getirebilir diye, ne yazık ki bu tahminimin kadar çabuk gerçekleşeceğini hiç düşünmemiştim. Bu yazımda evde oturmaktan sıkılan sizleri kırlarda hayali bir gezintiye çıkararak sıklıkla karşılaşabileceğiniz bazı yaban çiçeklerini tanıtıp onlara dair inanışlara ve halk hikayelerine yer vereceğim. Belki de böylece onları tekrar görebildiğiniz zaman, epeydir tanıdığınız dostlarınızı görmüş gibi mutlu hissedebilirsiniz.  
Güneğik ya da Beyazhindiba (Cichorium intybus) nın mavi çiçekleriyle ilgili ilginç birçok inanış var. Eskiler bu bitkinin Toprak Ana’nın mavi gözlü biricik kızı olduğuna inanmışlar. Orta Çağ’da ona “sponsa solis” (güneşin eşi) demişler. Bunun nedeni belki de Yunan mitolojisine göre bitkinin, güneş tanrısı Apollon’un yaydığı parlak günışığıyla büyülenen ve ona aşık olan bir peri olan Cynthia olduğuna inanılmasıdır. Güneğikle ilgili bir halk masalına göre, o aşık olduğu şövalyenin savaştan dönmesini bekleyen mavi gözlü bir genç kızmış. Yıllar geçip de şövalye geri dönmeyince ailesi onu başka biriyle evlendirmeye kalkmış. Kız ise “Yeniden evleneceğime sıradan bir ot olurum daha iyi” demiş ve Tanrı onu bu bitkiye dönüştürmüş. Avrupa folklorunda bu bitkinin çiçeklerinin kilitli ve gizemli kapıları açabildiğine, karanlık sırları aydınlatabildiğine inanılırmış fakat böyle bir inanışın nereden kaynaklandığı ise apayrı bir gizem. Örneğin, bir hırsızlık durumunda gece uyurken yastığının altına güneğik kökü koyan kişi rüyasında hırsızı görürmüş. Güneğik, aynı zamanda “gerçek aşkı” simgelediğinden aşk büyülerinde kullanılırmış. Yanı sıra şeytanları kovduğuna inanılan üç bitkiden biriymiş güneğik. Az sonra bu bitkilerin diğer ikisiyle de tanışacaksınız. 
Karahindiba (Taraxacum officinale), arıların çok sevdiği sarı çiçekleriyle hem güneş, hem ay, hem de yıldızları simgeleyen bir bitkidir. Sarı taç yaprakları güneşi, paraşütlü tohumlarının oluşturduğu pofuduk beyaz küre ayı, uçuşup giden beyaz tohumlar ise yıldızları anımsatır. Bitkinin çiçek ve yaprakları aynı zamanda falcıların öngörü yeteneğini artıran bir çay şeklinde demlenip tüketilmekteymiş. Karahindiba umudun, yaz mevsiminin ve çocukluğun sembolü olduğu kadar kederin de sembolü olarak kabul edilirmiş. Eski insanlar karahindibanın tohum kürelerindeki tohumları üfleyerek saatin kaç olduğunu, ne kadar uzun yaşayacaklarını ya da evlendiklerinde kaç çocukları olacağını bulmaya çalışırlarmış. Eski bir Sufi masalında da karahindibaya rastlamak mümkün: Nasreddin adında genç bir adam bin bir emekle güzel bir çiçek bahçesi kurmuş kendine ama bahçesinde açan çiçeklerin arasında birçok karahindiba çiçeği de bitivermiş. Bu karahindibalardan kurtulmak için Nasreddin pek çok bahçıvana danışmış ama onların önerdiği hiçbir tavsiye işe yaramamış. Nasreddin nihayet sarayın yaşlı ve bilge bahçıvanına danışmaya karar vererek saraya varmış fakat o bahçıvan da ona zaten önceden duyduğu yöntemleri sıralamış. Yaşlı bahçıvan, bu tavsiyelerin hiçbirinin işe yaramadığını söyleyen Nasreddin’e son bir tavsiyede bulunmuş: “Sana son bir tavsiyem var: neden onları sevmeyi öğrenmiyorsun?...”
Civanperçemi (Achillea millefolium) arı ve kelebeklerin bolca ziyaret ettiği bitkilerdendir. Latince adını mitolojik savaşçı Aşil’den almıştır, soyadı olan “millefolium” ise bin yapraklı anlamına geliyor. Yunan mitolojisinde Homeros’un anlattığına göre, Truva savaşında komutan Aşil hem kendi savaş yaralarını, hem de askerlerinin yaralarını bu bitki ile tedavi etmiş. Bu otu kullanmayı da ona dostu şifacı “at adam” Chiron öğretmiş. Fakat Aşil’in zayıf noktası topuğudur ve ne yazık ki sonunda buradan okla vurularak ölür. Çin’de uğurlu bir bitki olarak kabul edilen civanperçeminin kurutulmuş sapları “I Ching” falında geleceğe ilişkin kehanetlerde bulunmak için kullanılır. İngiliz folklorunda da buna benzer bir inanış var, civanperçeminin yaprağını gözlerinin üstüne koyan kişinin geleceği görme gücüne sahip olacağına inanılıyormuş. Evcil hayvanları olanlar için ek bir bilgi olarak: bitki kedi ve köpekler için zehirli, hatta atlar da bu bitkiden zehirlenebiliyormuş. Öte yandan sığırcık kuşları yuvalarını bu bitkinin saplarından yapmayı tercih ediyor böylece yuvada parazit oluşumunu önlemiş oluyorlar. Peki, sığırcık kuşları bu bitkinin doğal bir parazit öldürücü olduğunu nereden biliyor? Onlara da at adam Chiron bu bilgiyi fısıldamış olmalı...
Çövenotu (Gypsophila), küçük beyaz çiçekleri uzun ömürlü ve masum bir aşkın simgesi olduğundan gelin buketlerinde sıklıkla yer verilen narin bir çiçektir. Bitkinin ingilizce adının “baby’s breath” (bebek nefesi) olmasının nedeni ise çiçeğin yeni doğum yapan annelere verilmesi geleneğinden doğmuştur. Bazı kültürlerde karşılıksız, sonsuz ve saf bir sevgiyi simgelemesi nedeniyle anneler günü resmi çiçeğidir. Çövenotu aynı zamanda doğurganlığı, bereketi ve uzun bir yaşamı da sembolize eder. Çövenotu gerçekten de kurutulduğunda bozulmadan kalabilen dekoratif kesme çiçekler arasında en yaygın bilinen ve kullanılan çiçektir. Yüksek miktarda alçıtaşı (jips) içeren ve geçirgen olmayan toprakları sevdiği için ona “jips seven” anlamına gelen Latince bir isim olan “gypsophilla” adı verilmiştir. 
Süpürge çalısı (Calluna vulgaris) nın Latince adı olan “calluna”, Yunanca’da “temizlemek, süpürmek” anlamına gelen “kallyno” sözcüğünden türemiş. Gerçekten de bitkinin gövde ve dallarından çalı süpürgesi üretilirken, ince sürgünleri sepet örmek için kullanılıyor. İskoçlar, kendi ülkelerinin simgesi olarak kabul edilen beyaz çiçekli süpürge çalısının uğuruna inanıyorlar. Ayrıca yeni evlilere şans getirmesi için gelin buketlerine de süpürge çalısı ekleniyor. Hatta İskoçlar süpürge çalısını öyle seviyorlar ki ondan İskoçya’ya özgü geleneksel bir takı da üretiyorlar. Takı severlerin gerçekten hoşuna gidebileceğini düşündüğüm bu el yapımı takılar, kabuğu soyulan süpürge çalısının odununun göz alıcı renklerde boyandıktan sonra reçineyle kaplanmasıyla elde ediliyormuş. Adının içinde “süpürge” geçtiği üzere bu bitkinin cadılar ve büyücülükle de ilişkisi olduğunu düşünmek de yanlış olmaz çünkü cadıların süpürgelerini yaparken kullandıkları söylenen süpürge çalısı şifacılıkta da sıklıkla kullanılan bitkilerden biridir. Avrupa folklorunda da bitkinin arındırıcı ve koruyucu bir gücü olduğuna, yastığın içine konulduğunda uykusuzluğa iyi geldiğine inanılıyormuş.
Çuha çiçeği (Primula) nin Latince adı olan “primula”, ilkbaharda (primavera) açan ilk çiçek anlamına geliyor çünkü kendisi ilkbaharda görülen ilk çiçeklerden biri. İngilizlerin özellikle sevip sahiplendiği çuhaçiçeği, geçmişte Keltlerin kutsal kabul ettikleri ve hazırladıkları sihirli iksirlerde yer verdikleri bitkilerin başında geliyor. Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte pagan inanışlar giderek kaybolurken çuhaçiçeği de Aziz Petrus veya Bakire Meryem’in sembolü haline gelmiş, öyle ki ona “cennetin anahtarı” ismi bile verilmiş. Oysa Hristiyanlık öncesinde çuha çiçeklerinin periler ülkesinin kapılarıı açtığına inanılıyordu. Eski bir halk inanışına göre bahçesinde kırmızı ve mavi çuha çiçekleri olanlar iyi perileri bahçelerine çeker ve kötülüklerden korunurmuş. Aynı zamanda üzerinde çuha çiçeği taşıyanların deliliğe karşı korunduğuna ve başkalarını kendilerine kolayca aşık ettiklerine inanılırmış. 

Foto: Tuna Ölger, pixabay.com/tr/users/tunaolger-252579/
Gelincik (Papaver rhoeas), Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan yaygın olan bir inanışa göre, savaşlarda ölen adsız şehitlerin mezarlarında bitiverirmiş. Bizde de anması yapılan Anzak Günü’nün de resmi çiçeğidir gelincik. Oysa bu inanış çok daha eskidir. Antik Yunan ve Roma döneminde mezarlara bırakılan çiçeklerin başında gelir gelincik. İran ve Urdu edebiyatında ise sonsuz aşkı ve aşk uğruna ölenleri sembolize edermiş. Gelincik, belki de akrabası olan haşhaş çiçeği (Papaver somniferum) ya da afyon bitkisini anımsattığından derin uyku veya ölümün çiçeği olarak da anılır. Yunan mitolojisinde hasat tanrıçası Demeter’in Mekon adında bir ölümlü gence aşık olduğu, sevgilisi ölünce de Mekon’u bir gelinciğe dönüştürdüğü anlatılır. Uyku ve rüya tanrısı Hypnos da elinde bir gelincik demeti ya da içinde gelincik şerbeti dolu bir boynuz kadehle tasvir edilirmiş. 
Foto: Zeynel Cebeci, commons.wikimedia.org/wiki/User:Zcebeci 


Düğünçiçeği (Ranunculus), göz alıcı bir güzelliğe sahip olan fakat zehirli bir yabani çiçektir. Latince adı “küçük kurbağa” anlamına gelen bu güzel çiçeğin birbirine uzak iki kültürde iki farklı hikayesi var. Amerikan Kızılderililerinin düğünçiçeğine “çakal gözü” adını vermesinin hikayesine bakalım öncelikle: Gözlerini çıkartıp gökyüzüne atarak eğlenen bir çakal, sonunda onları tepesinde uçan bir kartala kaptırır. Gözleri olmadan hiçbir şey göremeyen çakal kendine düğünçiçeklerinden bir çift göz yapar. Böylece bu bitkiye “çakal gözü” adı verilir... Bir Pers efsanesine göre ise, genç bir Pers prensi ormanda dolaşırken gördüğü güzel peri kızlarına aşık olur ve her gece onlara şarkılar söyleyerek onları etkilemeye çalışır. Periler ise prensin şarkılarından etkilenmek şöyle dursun, onu tamamen susturmak için genci bir düğünçiçeğine dönüştürürler. Düğünçiçeği, çekici ve büyüleyiciliği simgelediği kadar hayatın kısa ve gelip geçici olduğunu ve tadının çıkarılması gerektiğini de bize hatırlatır.
Sarı kantaron (Hypericum perforatum) un kırmızı yağı, Hristiyanlık inancına göre, 12 havarilerin en genci olan ve kafası kesilerek öldürülen Yuhanna(St. John)’nın kanını simgeliyormuş. Bu nedenle bu bitkiye “St. John’s wort” (Aziz Yuhanna otu) diyorlar. Diğer bir inanışa göre ise Yuhanna öldürülmemiş, tüm havarilerden daha uzun yaşayarak ömrünü Efes’te tamamlamış ve mezarı da buradaymış. 21 Haziran’da (yılın en uzun günü) bitkinin bir dalını yatmadan önce yastığınızın altına koyarsanız Aziz Yuhanna rüyanıza girip size “bir yıl daha” yaşayacağınızı söylermiş, eğer rüyanızda azizi görmezseniz de bir yıl içinde öleceğiniz garantiymiş(!)... Hristiyanlık öncesi inanışlara göre ise sarı kantaronun hastalık, yangın ya da nazar gibi kötü güçlere karşı koruyucu bir tılsım olduğuna inanılırmış. Gerçekten de sarı kantaronun tılsımlı bir güzelliği var, öyle değil mi?... Yanı sıra şeytanları kovduğuna inanılan üç bitkiden biri olduğuna inanıldığından (yazının başında anlattığımız güneğik bitkisi de bu bitkilerden biriydi, az sonra üçüncüyü de öğreneceksiniz) Orta Çağ’da ona “fuga daemonum” (şeytan kaçıran) demişler. Eskiler, yıldırım düşmesi tehlikesini önlediğine inandıklarından evlerinin duvarına asarlarmış Sarı Kantaronu. Bir efsaneye göre ise, eğer farkında olmadan üzerine basarsanız, perilere ait bir at tarafından kaçırılıp periler ülkesine götürülürmüşsünüz. Yaz Dönümü şenlik ateşlerinde yakılması bir pagan geleneği olan Sarı Kantaron’un böylece kötü ruhlardan, nazar, yangın ve hastalıklardan köyü koruyacağına inanılırmış.
Laden (Cistus creticus), Kaya gülü olarak da bilinen, gerçek güllerle akraba olmasa da narin görünümlü ve arıların ilgisini üzerinde toplayan morumsu pembe çiçeklere sahip güzel bir kır çiçeğidir. Kayalık ve süzek topraklarda yetişen laden, içerdiği “labdanum” adı verilen aromatik yağ nedeniyle eski çağlardan günümüze değin esans ve parfüm yapımında kullanılmaktadır. Bu değerli yağın elde edilmesi için kullanılan geleneksel yönteme göre, öncelikle dağ keçileri ladenlerle kaplı arazide otlatılır sonra da laden yağını emen kılları kırkılarak suda haşlanıp bu yağ çıkarılırmış. Zamanla ince deri şeritlerin bağlı olduğu kürek benzeri aletlerin ladenler üzerinde gezdirildiği bir başka yönteme geçilmiş. Laden yağının saçkıran, soğuk algınlığı ve dizanteriye karşı ilaç olarak kullanıldığı da biliniyor. Günümüzde bağışıklık sistemini güçlendiren doğal ilaçlar da yapılan laden, efsanelere de konu olmuştur. Yunan mitolojisinde anlatıldığına göre denizler tanrısı olarak bilinen Poseidon, yılan saçlı Medusa’yla laden çiçekleri arasında birlikte olmuş. Bakışlarıyla ölümlüleri taşa çeviren Medusa’nın antik Yunanca adı Mysia olan bugünkü Ayvalık yakınlarında bir antik şehirde yaşadığına inanılırmış. Mysia’nın diğer adı olan Kisthene ise, laden çiçeklerine verilen bir isimmiş.
Foto: aimintang, istockphoto.com/es/portfolio/aimintang
Kanarya otu (Tanacetum vulgare) zehirli ve kötü kokulu olsa da pek çok canlının hayatta kalmasını sağlayan, biyo-çeşitlilik açısından çok önemli bir bitki. Kanarya otunun kötü kokulu yaprakları nedeniyle ingilizler ona “stinking willie” (kokmuş willie) de diyor. Antik Yunan ve Roma medeniyetinde Kanaryaotundan “satyrion” adı verilen bir afrodizyak elde ediliyormuş. Kanaryaotunun aşk tanrıçası Venüs’ün (ya da diğer adıyla Afrodit’in) çiçeği olduğuna inanılıyormuş. Bitkinin yapraklarından yeşil, çiçeklerinden ise sarı, turuncu ve kahverengi doğal boyalar elde diliyormuş. İrlanda mitolojisinde ise perilerin bu bitkilere tıpkı cadıların süpürgeye bindiği gibi binerek yolculuk ettiğine, hatta İrlanda’ya da böyle geldiklerine inanılıyormuş. Yunan mitolojisine göre ölümsüzlüğün ve sonsuz gençliğin çiçeğidir, hatta Olimpos’ta tanrılara içecek sunmak üzere bir ölümsüz yapılan Ganymede’nin bu bitki sayesinde ölümsüzlüğe kavuştuğuna inanılırmış.  
Foto: Natalie-S, commons.wikimedia.org/wiki/User:Natalie-S


Sütotu (Polygala vulgaris), kırlarda otlatılan hayvanların olduğu kadar, bebekli kadınların da sütünün bol olması için eski zamanlarda ilaç niyetine kullanılan mavimsi ya da mor renkli bir kır çiçeğidir. Eskiler, perilerin bu bitkinin köklerinden ve yapraklarından sabun yaptığına inanıyorlarmış. İskandinav mitolojisindeki aşk, güzellik, bolluk ve bereket tanrıçası Freya’nın çiçeği olarak bilinirken Hristiyanlıktan sonra Bakire Meryem’in çiçeği olarak anılmaya başlanmıştır. Sütotunun köklerinden elde edilen özsuyunun siğilleri kuruttuğu söyleniyor. Java kültüründe ise yanlışlıkla dokunan kişinin başına felaketler getiren uğursuz bir bitki olduğuna da inanılırmış.
Foto: Christian Fischer, commons.wikimedia.org/wiki/User:Fice
Farekulağı (Anagallis arvensis) nın genellikle turuncuya dönük kırmızı ya da nadiren mavi, beyaz ya da leylak renkli çiçekleri sadece güneşli havalarda kendini gösterdiğinden, yabancılar ona “fakir adamın barometresi” adını vermişler. Yağmur yağıp yağmayacağını bu küçük çiçeklere bakarak kestirmeye çalışırmış çiftçiler. Farekulağı zehirli bir bitki olmasına rağmen bugüne kadar eklem, göz, deri, böbrek ve sinir hastalıkları gibi pek çok hastalığın bitkisel tedavisinde kullanılmış. Hatta eskiden Almanlar onu anti depresan olarak bile kullanmışlar ve bu nedenle de ona “gauchheil” (deli iyileştiren) de demişler. Fakat Almanların ona verdikleri bir isim daha var: “wegewarte” (yol otu), bunun da tıpkı farekulağının kendisi gibi kısacık bir hikayesi var: Sevgilisinin gittiği uzak diyarlardan dönmesini bir yolun kenarında oturup bekleyen gözü yaşlı güzel bir kız kederinden oracıkta ölüvermiş. Sonra da işte bu minicik narin çiçekler açıvermiş kızcağızın öldüğü yerde. Birini beklermişçesine yol kenarında bitiverdiği için de adı “yol otu” olmuş. Farekulağı bu yazının başından beri bahsedildiği gibi, şeytanları kovduğuna, üzerinde tohumlarını taşıyanın büyülerden korunduğuna inanılan üç bitkiden sonuncusudur (hatırlatayım, diğerleri güneğik ve sarı kantarondu)
Foto: Stefan.lefnaer, commons.wikimedia.org/wiki/User:Stefan.lefnaer
Uyuzotu (Scabiosa), arıların ve kelebeklerin çok sevdiği nektar üreten kır çiçeklerindendir. Ona biz Uyuzotu diyoruz fakat İngilizler ona “pincushion flower” (iğnedan çiçeği) diyorlar çünkü çiçekleri kuruyup taç yapraklarını döktüğünde terzilerin dikiş iğnelerini üzerine taktıkları iğnedanlara benziyor. Peki biz neden bu güzel çiçeğe Uyuzotu demişiz? Hemen açıklayalım: Uyuzotu eskiden bulaşıcı bir deri hastalığı olan uyuz hastalığına karşı doğal bir ilaç olarak kullanıldığından bu isimle anılıyor. Uyuzotunun çiçeklerin dilinde “Her şeyimi kaybettim”, “Hayatımın aşkını yitirdim”, “Aşkta şansım yok” gibi anlamları varmış. Bu sebeple geleneklere göre eşini kaybederek dul kalan kişilere verilen çiçeklerdenmiş Uyuzotu. Kısaca bu güzel görünümlü çiçek “sevdiğini yitirmenin” ve “yas tutmanın” çiçeğidir.
Foto: Matt Lavin, flickr.com/photos/plant_diversity/  | CC BY-NC-SA 2.
Devedikeni (Cirsium arvense) ya da halk dilindeki adıyla Köygöçüren, özellikle ılıman iklimlerde istilacı ve sevilmeyen bir bitki. Ona tarlalarda, dere ve yol kenarlarında bolca rastlayabilirsiniz. Kökleri donmaya ve kurumaya dayanıklı olan, tohumları aradan 20 yıl geçtikten sonra bile çimlenebilen dayanıklı bir bitki olması onun tek suçu. Çocukluğumuzda “şeytan arabası” dediğimiz esen rüzgarla uçuşan tohumlarını da erkenden olgunlaştırarak kolayca yayılabiliyor. Siz onu sevmeseniz de Devedikeninin de sevenleri var, özellikle arılar, kelebekler, karıncalar ve bazı kuş türleri ona bayılıyor. İskoç ve İrlanda efsanelerinde sıklıkla adı geçen bitkiyle ilgili eski bir inanışa göre üzerinde Devedikeni bitmeyen toprak verimsizdir ve hiçbir işe yaramaz. Bununla ilgili bir hikaye de var. Gözleri görmeye bir adam oğluyla bir araziyi satın almak için yola çıkmışlar. Gidecekleri yere vardıklarında baba oğluna dönüp: “Atlarımızı devedikenine bağla”, demiş fakat oğlu etrafta hiç devedikeni göremediğini söyleyince yaşlı adam: “O halde eve dönüyoruz, bu verimsiz ve değersiz toprak parçasını satın alacak değilim” diye karşılık vermiş.
Foto: Karelj, https://commons.wikimedia.org/wiki/User:Karelj
Baldıran (Conium maculatum) turbun kokusuna benzer kötü kokulu çiçekleri olan ve neredeyse her yerde, özellikle dere ve göl kıyılarında, boş arazilerde ve yol kenarlarında görebileceğiniz, çok fazla tohum üreten ve kolay yayılan çok zehirli bir yabani otsu bitkidir. Baldıran zehirlenmelerinin en önemli nedeni bitkinin yapraklarının maydanoz (Petroselinum crispum)a çok benzemesi ya da kökünün yaban havucu (Pastanica sativa) zannedilerek tüketilmesidir. Felsefenin kurucusu ünlü düşünür Sokrates, sayısı giderek artan (!) Yunan Tanrılarına inanmadığını apaçık söylediğinde yargılanır ve hapse düşer. Hapisteyken ona sunulan zehri tereddütsüz içmeden önce şöyle der: “Unutmayın ben ne ilk, ne de son olacağım. Hak ve hakikati, günlük yaşamın endişelerine yeğleyen birçok insanın sonu da benim gibi olacak”. Mitolojide çobanların ve kırların tanrısı Pan’la birlikte anılan bitki aynı zamanda diğer zehirli otlarınkine hiç benzemeyen etkisi nedeniyle “panik” sözcüğünün de doğmasına neden olmuş. Baldıran cadıların aşk iksirlerinde kullandıkları bir bitkiydi. Aynı zaman da perilerin de oklarını baldıranın üzerindeki çiğ tanelerine batırarak zehirli hale getirdiklerine inanılırmış.
Foto: Gertrude K, flickr.com/photos/gertrudk/ | CC BY-NC-SA 2.0 
Şeytanelması (Datura stramonium) nın cadıların pek sevdiği, uçma, şekil değiştirme ve lanetleme büyüleri yaparken kullandıkları bir bitki olduğuna inanılır. Çoğu zehirli bitkilerden oluşan patlıcangiller (Solanaceae) familyasından beyaz çiçekleri borazana benzeyen Şeytanelması dikenli topları andıran yeşil meyveler de oluşturur. Bu meyveleri yanlışlıkla yemeye kalkan kişiler çoğu zaman delirerek ölürler. Bu son derece zehirli bitki hortlakları görebilmek için hazırlanan iksirlerde de kullanıldığından ona verilen İngilizce isimler arasında “ghost flower” (hortlak çiçeği) da bulunur. İlginç bir bilgi olarak Şeytanelmasına Meksikalı şamanlar da “büyük anne” derlermiş. Bitki insanlık tarihi boyunca dünyanın pek çok kültüründe ölüm ve öte alemle ilgili ritüellerde ve büyülerde kullanılmış.
Foto: Boris Gaberšček, CC BY 2.5 SI
Kurtboğan (Aconitum), genelde zehirli çiçeklerin oluşturduğu düğünçiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından “çok zehirli” bir başka bitki türü. Kurtboğan, insanlık tarihinde zehirli mızrak ve ok yapımında kullanılmış. Alaska’da bu zehirli mızraklarla balina avlanabildiğini düşünürseniz ve  balinanın yanında bir insanın ne kadar küçücük kaldığını gözlerinizin önüne getirirseniz belki durumun ciddiyetini daha iyi anlayabilirsiniz. Cadılar kurtboğanı takdis, korunma, görünmezlik ve lanetleme büyülerinde kullanmışlar. Kurtboğanın kurtadamlarla da ilişkili bir bitki olduğuna inanılmıştır. Kimi söylencelere göre dolunaylı bir gecede kurtboğan otuna dokunanlar kurt adama dönüşür, kimilerine göre ise kurt adamlar ve vampirler sadece bu bitkinin zehriyle öldürülebilir. Yunan mitolojisinde anlatılanlara göre büyücü tanrıça Hekate’nin kutsal çiçeği olduğuna inanılan Kurtboğan Tanrılardan ateşi çalan Prometheus’un ceza olarak bağlandığı kayalıklardan damlayan kanından doğmuştur.
Foto: muathuvangcamera, pixabay.com/tr/users/muathuvangcamera-12335423/
Yüksükotu (Digitalis), zehirli kır çiçekleri arasında en gösterişli ve “en zehirli” olanlarından biridir. Bitkinin zehri vazoya konulduğunda suyuna bile geçebiliyormuş, bu suyu içen (!) çocuklar ve ev hayvanlarının öldüğü vakalar olduğu söyleniyor. Öyle ki İngilizler bu çiçeğe “ölü adamın çanları” ya da “cadının eldivenleri” gibi kasvetli isimler de vermişler. İskandinav mitolojisinde bitkinin “peri çanı” olduğuna inanılır, periler yaklaşan avcılara karşı arkadaşlarını uyarmak için bu çiçekleri çan gibi çalarmış. Yüksükotunu koparmanın perileri gücendirmenize ve başınıza türlü belalar açmanıza neden olacağına inanılıyormuş. Bir İngiliz atasözünde “Yüksükotu ölüyü diriltir, diriyi öldürür” deniyor. Roma mitolojisine göre, Zeus’un karısı ana tanrıça Hera, bir erkeğe ihtiyaç duymadan doğum yapmanın bir yöntemi olarak keşfetmiş bu çiçeği. Hera bitkiyi karnına ve göğüslerine dokundurduğu anda hamile kalıvermiş ve savaş tanrısı Mars’ı (ya da bir başka kaynağa göre ise volkan tanrısı Vulcan’ı) doğurmuş... Siz siz olun, eğer karşılaşırsanız Yüksükotuna elinizi bile sürmeyin.
Sultan Zambağı (Lilium martagon), ormanlık alanlarda karşılaşabileceğiniz uzun ömürlü ve dayanıklı soğanlı bitkilerden biridir. Ona Türk zambağı da diyorlar çünkü çiçeklerinin şekli Osmanlı döneminde giyilen sarıklara benzetilmiş. Diğer bir adı ise sarımsı turuncu renginden ötürü verilen Altın zambağıdır. Bitkinin isminde geçen bu altın sözcüğü zaman içinde onun, değersiz metalleri altına dönüştürmeye çalışan simyacılarla birlikte anılmasına ve adına Simyacı zambağı denilmesine bile yol açmış. Sultan Zambağı, bitkisel reçetelerde de kullanılmış, özellikle çıban ve şişliklere, mide ve karaciğer hastalıklarına karşı ilaç olarak kullanılmış. Sibirya’da “sarana” adıyla tanınan bu zambağın soğanları kemirgenlerin yuvalarından toplanarak su veya sütte haşlanarak ya da etli yemeklerle yenirmiş. 

Sevgili bitki dostları, oldukça uzun bir yazı oldu farkındayım ama umarım okurken keyif almışsınızdır. Bu yazıda kırlarda karşılaşabileceğiniz binlerce bitkiden sadece yirmi tanesine dair hikayeler anlatabildim ama eminim sizler bu yazıyı okuduktan sonra kendi çabalarınızla çok daha fazlasını keşfedeceksiniz. Bulunduğunuz yörede sıklıkla karşılaştığınız bitkilerin yöresel hikayelerini öğrendikçe umarım siz de beni bilgilendirirsiniz. Bu bilgilere de seve seve Bitki Günlüğüm arşivi içinde yer verebiliriz. Bol çiçekli günler hepimize.

23 Şubat 2020 Pazar

Bitkisel Bir Söyleşi / 7. Bölüm

Kadife çiçekleri (Tagates patula) tarlasında oynayan Meksikalı çocuklar. Kadife çiçekleri, Meksika'daki Los Muertos (Ölüler Bayramı) kutlamalarının resmi çiçeğidir. Kadife çiçekleri aynı zamanda zararlı böcekleri bahçenizdeki diğer bitkilerden uzak tutmaya da yararlar.

Doğadaki tüm bitkilerin çiçeği yoktur, öyleyse neden sadece bazı bitkilerin çiçekleri var da diğerlerinin yok diye düşündüğünüz oldu mu?... Doğada hiçbir şey gereksiz ya da yararsız değildir değerli bitki dostları. Örneğin bugün yeryüzünde yaşayan çoğu memeli hayvan gibi bir kuyruğumuzun olmaması da bunun bir kanıtı. Çünkü modern insanın bugün artık bir kuyruğa ihtiyacı yok. Geçmişte tehlikeli yırtıcılardan uzak durmak amacıyla ağaçlarda yaşayan atalarımız kuyruklarını adeta "beşinci" bir el gibi kullanabiliyorken bu organ artık iki ayağı üzerinde durabilen ve ellerini çok daha ustalıkla kullanabilen modern insan için önemini çoktan yitirmiştir. Çiçeklerin var olma nedenine gelirsek, buradaki amaç tamamen türün devamlılığını sağlamaktır. Onların bu kadar renkli ve göz alıcı görünüp, "genellikle"(!) güzel kokmalarının nedeni de ilgi çekme ihtiyacından doğar. 
Leş Çiçeği (Amorphophallus titanum ya da sonradan bulunan adıyla Titan arum) kültüre alındığı bu bahçelerde ortalama 7-10 yıl gibi peryotlarda çiçek açıyor fakat günümüzde pek çok botanik bahçesinde birden çok örneği bulunması nedeniyle yılda birçok defa çiçeğini görmek mümkün olabiliyor. Genellikle öğleden sonra açan kötü kokulu çiçeğinin ömrü ise genellikle 12 saat. Gece boyunca etçil böcekler tarafından ziyaret edildikten ve solduktan sonra ise çiçeğin tozlaşma şansı kalmıyor.

Genellikle dedim çünkü bazı bitkiler hiç de güzel kokmazlar, aksine berbat kokulu olanları da vardır. Buna en güzel iki örnek olarak Endonezya, Filipinler, Tayland ve Malezya ormanlarına özgü Leş Çiçeği (Amorphophallus titanum) ve Ceset Çiçeği (Rafflesia) verilebilir. Aynı zamanda oldukça ilginç birer görünüme sahip dev çiçekli her iki bitkinin çiçeklerinin de adeta çürümüş ceset gibi kokmalarının nedeni hitap ettikleri ya da ilgilerini çekmek istedikleri polen taşıyıcı canlılardır. Diğer bir deyişle sözü edilen her iki bitki de çiçeklerini tozlaştırmaları için onların yaydığı bu kötü kokuya çekim duyacak böceklere ihtiyaç duyarlar. Kuşkusuz bu koku biz insanlar için dayanılmaz olsa da sözgelimi bir kara sineğin kötü kokular hakkında bizlerle hem fikir olduğunu söyleyemeyiz.
Ceset Çiçeği (Rafflesia arnoldii), yaklaşık 30 türü bulunan, genişliği 1 metreye ve ağırlığı ise 11 kilograma kadar ulaşabilen dünyanın en büyük çiçeklerinden birine sahip olan tropik bitki. Yaprakları, sapı ya da alıştığımız anlamda kökleri olmayan bu bitki aynı zamanda sadece iki hafta yaşayabiliyor. Çiçeğin ceset gibi kokmasının nedeni var, polenlerini taşıyacak olan sinekleri kendisine böyle çekiyor olması.

Çiçekli bitkilerin doğayı "güzelleştirmek" gibi bir amacı yoktur. Bu biz insanların estetik algısıyla ve benmerkezci varoluşumuzla alakalı bir durumdur yalnızca. Görüp beğendiğiniz, eğilip kokladığınız ya da sevgilinize hediye ettiğiniz o çiçekler aslında bitkilerin "cinsel organları"dır(!). Evet, yanlış okumadınız. Bir çiçeğe eğer gerçekten yakından bakarsanız tam ortasında yer alan pistil adı verilen dişi organını ve etrafında polenleri taşıyan stamenleri yani erkek organlarını görürsünüz. Kimi bitkilerin çiçeklerinde her iki cinsiyet organlarına da rastlanabilirken, kimilerinde bu çiçekten çiçeğe farklılık da gösterebilir. Meyve ağaçlarının çoğu hermafrodit bitkiler olarak her iki cinsiyeti de üzerlerinde barındırırlar. Bu arada bugün yaygın olarak tükettiğimiz elma, ayva, armut, erik gibi çift cinsiyetli meyve ağaçlarının tümü aynı aileden yani Gülgillerdendir (Rosaceae).
Dişi ve erkek bireyleri olan bir Hurma (Phoenix dactylifera) fidesi. O kadar kolay çimleniyor ki yetiştirip gözlemlemek isteyenler için oldukça kolay bir bitkidir. Eğer erkek bir hurma bitkiniz varsa ondan meyve almayı beklememenizi hatırlatmak isterim. Sadece dişi hurma ağaçları meyve üretebiliyor.

Diğer yandan bazı bitkiler birey olarak tamamen erkek, ya da tamamen dişi olabilir. Örneğin benim de tohumdan yetiştirdiğim Hurma (Phoenix dactylifera), palmiyegillerden erkek ya da dişi bireyleri olan bir bitkidir. Bu arada yetiştirdiğim hurmanın bir erkek mi yoksa dişi mi olduğunu bilmiyorum ama tabi ki önemli olan cinsiyeti değil, sağlıklı olması. Bir başka örnek olarak, Kivi (Actinidia deliciosa) de erkeği ve dişisi bulunan, asmayı andıran bir bitkidir. Ve bahçenizde sadece dişi ya da erkek bireyler varsa meyve alamazsınız. 
Kivi (Actinidia deliciosa), kivigiller (Actinidiaceae) familyasının en tanınmış üyesi olan ve meyve veren bir sarmaşık türü. Kivi, asmayı andıran, kışın neredeyse dairesel şekilli yapraklarını döken, dayanıklı, odunsu, tırmanıcı ve sarılıcı bir bitki. Erkek ve dişi bireyleri bulunduğu üzere meyve alabilmeniz için her iki cinsi de bir arada yetiştirmeniz gerekiyor.

Çiçeğin renkli taç yapraklarına ve kokusuna çekim duyan canlılar (arılar, kelebekler, örümcekler, sinekler, kuşlar, yarasalar, fareler, sincaplar vb.) bu çiçekleri ziyaret ederek polenleri çiçekten çiçeğe ya da bitkiden bitkiye taşırlar. Polenler ise tepecikten içeri girerek, çiçeğin merkezinde yer alan yumurtalığı döller. Bitkinin renkli taç yaprakları zaman içinde dökülür ve ortasında bir meyve ya da tohum kesesi oluşturur. Severek yediğimiz meyveler aynı zamanda bitkilerin neslinin devamını sağlayacak tohumlarını da barındırır. Yani bitkiler bizi beslemek için değil, tohumlarını bizim aracılığımızla doğaya yaymak için meyve verirler.
Fil elması (Dillenia Indica), 15 metreye kadar uzayabilen yuvarlak taç oluşturan bir tropik iklim ağacı. Çapı 120 cm.e erişebiliyor ve alçak dallanma yapıyor. Meyvelerinden yenebiliyor, ayrıca parlatıcı, sabun ve ilaç yapılıyor. Ona fil elması denmesinin nedeni ise doğaya meyvelerini yiyen filler tarafından yayılması.

Sadece bizler değil doğadaki tüm canlılar bu meyveleri yiyebilmenin karşılığında bitkinin tohumlarını bulunduğu yerden uzaklara taşıyacaktır. Ardıç (Juniperus) ağacı tohumlarını, insanlar için zehirli olan meyvelerini yiyen Ardıç kuşu sayesinde doğaya yaymayı başarıyor. Meyveleri yiyen kuşun dışkısındaki tohumlar yeniden toprakla buluştuğunda bir süre sonra orada yeni bir ardıç ağacı filizleniyor. Bir başka örnek olarak verilebilecek Fil elması (Dillenia indica), tohumlarını sadece meyvelerini yiyen filler aracılığıyla dağıtıyor. Yapışkan tohumlu bitkiler ise onların meyve ve tohumlarıyla beslenen veya yakınlarından geçen hayvanların kürklerine ve tüylerine tutunarak yayılabilir. Örneğin Pıtrak (Xanthium strumarium) buna örnek verilebilir. Öte yandan bitki tohumları doğadaki pek çok canlının kış boyunca hayatta kalabilmesini de sağlıyor.
Neredeyse her yerde karşımıza çıkabilecek bir yabani çiçekli bitki olan Karahindiba (Taraxacum officinale) bitkisinin çiçeği ve çiçeklerinin taç yapraklarının dökülmesiyle ortaya çıkan, üfleyip uçurması pek keyifli, beyaz renkli pofuduk tohum küresi.

Fakat her bitkinin de canlı bir tozlaştırıcı ya da taşıyıcıya ihtiyaç duyduğunu söyleyemeyiz. Örneğin, sevilen bir bahçe bitkisi olan Latin çiçeği (Tropaeolum majus), ya da benim bu sıralarda çatlayan tohum keselerinin çıtırtısını işittiğim Yılbaşı minesi ya da Noel yıldızı (Euphorbia milii) veya kırlarda sık sık karşıma çıkan yabani Acı Kavun ya da Eşek hıyarı (Ecballium elaterium) tohumlarını uzağa fırlatabilen bitkilerdir ve tozlaşmak için olmasa da tohumlarını yaymak için canlılara ihtiyaç duymazlar. Tohumları üflediğimizde dağılan beyaz pofuduk bir küreye benzeyen ve aynı zamanda yenebilen Karahindiba (Taraxacum officinale), tohumları toz gibi incecik olan Aslanağzı (Antirrhinum) ya da tohumları kanatlara sahip Akçaağaç (Acer) tohumlarını yaymak için rüzgara ihtiyaç duyar. Tropik adaların vazgeçilmez süsü Hindistan cevizi (Cocos nucifera) ise çoğumuzun meyve olarak bildiği dev tohumlarını okyanusun dalgalarını kullanarak çok uzak adalara ulaştırabiliyor. 
Tohumdan üretilmesi çok kolay olan Akşam Sefası (Mirabilis jalapa)nın “bence” minyatür el bombalarını andıran dayanıklı tohumlarını dilerseniz birkaç yıl saklayıp yeniden ekebilirsiniz. Akşamsefalarıyla ilgili ilginç bir bilgi de şu, bu bitkiler toksik ağır metallerle zehirlenmiş olan toprakları iyileştirmek için de kullanılabiliyorlarmış yani toprağı zehirden arındıran bir bitki bu aynı zamanda.

Çok uzaklara gitmeye gerek de yok. Bahçenizde yetişen istilacı yabani otlarını ve ağaçları inceleyerek onların nasıl tohum oluşturduklarını ve yaydıklarını da gözlemleyebilirsiniz. Neredeyse her yerde bitiveren Akşamsefası (Mirabilis jalapa) ya da Şekerciboyası (Phytolacca americana) tohumunun neyi andırdığını bilen var mı? Hatta son zamanlarda “ıspanak zehirlenmeleri” ile gündeme gelen ve sık sık karşımıza çıkan Dulavratotu (Atropa belladonna)’nun meyvelerinin neye benzediğini biliyor musunuz? Bunları öğrenmek gerçekten çok kolay çünkü bitkiler milyonlarca yıldır yeryüzünde bulundukları yerden hiç ayrılmadılar (biz onları söküp kesip yok etmedikçe). Sadece biraz ilgi duymak ve gözlem yapmak yeterli... 
Son günlerin en çok konuşulan ve Ispanak'la olan samimiyeti(!) nedeniyle bizi Ispanak'tan da soğutan yabani bitki Dulavrat Otu (Atropa Belladona). Oysa bu zehirli bitkinin tek suçu Ispanağa komşu olması. Doğadaki bu türden benzerliklere çok dikkat etmek gerekiyor. Özellikle bazı zehirli bitkiler ve mantarlar asla hata kabul etmiyorlar.

Şu ana kadar hep tek taraflı olarak bitkilerin meyvelerini ve tohumlarını ne amaçla oluşturduklarını konuştuk. Peki ya biz insanlar onları ne için kullanıyoruz?... Ne için kullanmıyoruz ki? Bu meyve ve tohumlar, insanlar tarafından gıda ve içecek yapımından ilaç yapımına kadar, hatta müzik enstrümanı ve süs eşyası yapımına dek pek çok konuda kullanılıyor. Umarım bu yazı bitkilere daha farklı bir perspektiften bakmanızı ve onların bu dünyada sadece bize hizmet etmek için var olmadıklarını fark etmenizi sağlamıştır. Onlar da tıpkı bizler gibi sadece hayatta kalmaya ve yeni yaşam alanları bulmaya çalışıyor ve bunun için geliştirdikleri yöntemler gerçekten de çok ilginç... Havalar daha da soğumadan hem güneşten faydalanmak, hem de yeni bitkisel keşifler yapmak üzere keyifli yürüyüşlere çıkmanızı öneririm bitki dostları. Bir bakın bakalım etrafınızdaki doğa ve hayvanlar kışa nasıl hazırlanıyor. 

Bitkisel Bir Söyleşi / 5. Bölüm


İnsanoğlunun mağaralardan çıkarak güneş altında yaşamaya başladığında bitkileri sadece yiyecek değil örneğin barınak, silah ve giyecek yapımında da kullanmaya başladı.

Bitkiler asırlardır sadece insanların karnını doyurmakla kalmayıp hayal güçlerini de besleyen bir esin kaynağı oldu. İnsanlık yerleşik hayata geçiş yaparak bahçe ve tarım işleriyle uğraşmaya başladığı andan itibaren bitkilerle daha yakın ilişkiler kurmaya başladı. Avcı-toplayıcı olan ilk insan, sadece meyve toplamak ve avlanmak amacıyla ormana ayak basarken, bir zaman sonra ormanda karşılaştığı bazı bitki ve hayvanları ehlileştirerek kendi küçük ormanını (ya da bahçesini) evinin yanı başında kurmaya başladı. Böylece yiyecek sıkıntısı çekerek göç etmeye zorlanmadan uzun süre boyunca aynı ortamda kalabildiğini keşfetti. Bugün severek tükettiğimiz çoğu meyve ve sebze, yüzyıllar boyunca insan eliyle aşılanıp melezlenerek bugünkü halini aldı. İlkel formlarını hala doğada görebileceğiniz meyve ağaçları ilk zamanlarda sadece orman hayvanlarının damak zevkine hitap ederken, artık kitlesel olarak üretimi yapılabilen birçok tahıl türü bugünkü kadar verimli besin kaynakları değildi. Tabi ki insan elini her attığı türü ehlileştirmekte başarılı olamamıştır. Fakat insan onlarla daha fazla haşır neşir olup daha fazla zaman geçirdikçe, bitkiler antik inanışların, gelenek ve göreneklerin, sözlü edebiyatın (masal ve efsaneler) ve bugün adına kültür dediğimiz her şeyin ayrılmaz bir parçası haline geldiler.
Önceleri avcı-toplayıcı iken tarım ve köy hayatına geçiş yapan insanoğlu bitkileri ehlileştirmeyi, onları yetiştirmeyi de öğrenmeye başladı.

Bitkiler, bugün botanik biliminde kullanılan Latince isimlerinden çok önce, onları ilk keşfeden yerel halkın taktıkları isimlerle tanınıyorlardı. Bu isimler bize az çok onların doğal yaşamları, ilk kullanım şekilleri ve hangi yerel inanış ve efsanelere konu oldukları gibi pek çok konuda ip ucu sunar. Bu ilginç bilgilerin farklı kültürlerdeki izlerini sürmek bir etnobotanik uzmanının sorumluluğudur. Farklı kültürler dedim çünkü her ne kadar bitkiler bulundukları yerden hiçbir yere ayrılmayan, kökleriyle toprağa sıkı sıkıya bağlı canlılar olsalar da tohumları rüzgarlarla, sularla, meyvelerini tüketen canlılar ve hatta insanlarla dünyanın dört bir yanına taşınır ve orada yeni bir hayata başlar. Her bir bitkinin karşılaştığı farklı insan toplulukları ve kültürler üzerinde bıraktığı tesir de kuskusuz ayni değildir. Bazı toplumlar için önem arz eden bir bitki, diğerleri için önemsiz ya da sevilmeyen bir şey bile olabilir. İşte bitkiler hakkındaki tüm ilginç inanışlar ve söylenceler de buradan doğar ve yasadığımız topluluğu nasıl etkilediklerine göre de değişir. Bu inanışlardan kimisi günümüzde hurafe olarak görülüp unutulmaya yüz tutsa da kimi bölgelerde hala eski günlerdeki canlılığını koruyanlar da vardır kuşkusuz.

Angel Oak meşesinin yakından görünüşü. 1989 yılında Hugo Kasırgası sırasında büyük ölçüde zarar gören ağaç 1991 yılında koruma altına alınarak çevresi bir parka dönüştürülmüş. Keşke bizler de anıt ağaçlarımıza bu şekilde sahip çıkabilsek...

Örneğin; bugün hala kötü bir şeyin olma ihtimalinden bahsettiğimizde ne yaparız?... “Tahtaya vur”, derler eskiler. Bir konuda şansımızın yaver gitmesini istiyorsak ya da bir takım negatif tesirlerden etkilenmek istemiyorsak bunu yaparız. İşte bu tahtaya vurma adeti yüzyıllar öncesinden kalan bitkisel bir gelenektir. Tahta dediğimiz şey aslında ağaçtır ve atalarımız bir zamanlar tahtaya vururken ağaçların buğulu güçlerini kullanarak kendilerini kötü güçlerden korunmaya çalışıyorlardı. Pek çok kültürün yaratılış efsanesinin kökeninde ulu bir ağacın varlığından söz edilir. Biz Türklerin de her mevsim kendini yenileyebilen ve uzun yıllar yasayan bu varlıkları sonsuz yasamın kaynağı olarak görmüş olmamız çok doğal değil mi?... İslamiyet öncesi Şamanist Türklerde -Hayat Ağacı kültü- yeygindi. Ladin, köknar, çınar, meşe, kayın, karadut ve katran ağacı gibi birçok ağaç kutsal sayılıyordu. Türkler hem saygıdan hem de korkudan yaşlı dev ağaçların yaşadığı yüksek dağlar ve tepelere çıkmazlardı. Yalnızca yağmur yağdırma, evlenme, ya da bir hastalığın tedavisi amacıyla bu ağaçlar ziyaret edilirdi. Topluluklarının önde gelenleri öldüklerinde mezarlarına kutsal ağaçlar adeta bekçi olarak dikilirdi. 
Yeryüzünde birçok farklı kültürde "Hayat Ağacı" benzeri ağaç kökenli inanışlara ve yaradılış öykülerine rastlanabilir.

Ağaçlarda koruyucu ruhların yasadığı inancının izleri, kuzeydeki İskandinav pagan halklarında, antik Mısır’da, antik Mezopotamya’da, Anadolu’nun beşiğinde büyüyüp artık kaybolmuş pek çok antik kültürde de karsımıza çekiyor. Çünkü insan ateşi bulduğundan beri doğadaki yırtıcılardan, ağaçlardan topladığı odunları yakarak korunabiliyordu. Açlıktan ve hastalıktan ağaçların sunduğu meyveler (bazen bir ağacın tohumu, yaprağı ya da kabuğu) sayesinde kurtuluyordu. Yaşamını kolaylaştıran ve her gün kullandığı birçok aleti ağaçların odunundan elde ediyordu. Bu ulu ağaçların bulundukları ormanlarda esen rüzgarın bu ağaçların dalları ve kovuklarını doldurarak çıkardığı seslerden ötürü onların tanrısal olduğuna inanmış da olabilirler. Bitkisel söyleşimizin başında da bahsettiğim üzere, bilim insanları yaşlı bir ormanda tek başıma dolaştığımda bile kendimi güvende hissetmemi (ki bunu sadece ben değil yapabilen herkes hissediyor) toplumsal kolektif hafızamızın bir urunu olduğunu soyluyor. Yani genlerimizde ağaçlara güvenmek var sevgili okurlar...Tahtaya vurmak kavramının hangi noktada doğduğu ise net değildir ama neden doğduğu belki bu şekilde özetlenebilir. Bugün hala Arapça’da, Türkçe’de, İsveççede, Brezilya ve Karayipler’de konuşulan yerel dillerde tahtaya vurmak deyimine karşılık gelen deyimler bulunması oldukça ilginçtir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin Güney Carolina eyaletinde yüzyıllara meydan okuyan 500 yaşında olduğu tahin edilen bir anıt ağaç bulunuyor, Yerel bir inanışa göre Angel Oak (Melek Meşesi) adı verilen ağacın etrafında öldükten sonra meleğe dönüştüklerine inanan zenci kölelerin ruhları görülmekteymiş.

Her bir bitkinin etkileşime geçtiği insan topluluğu için önemi ve anlamı farklıdır ve bu da bitkilerin kimi zaman iyi, kimi zaman ise kötü şöhretli olmasına yol açar. Bu tıpkı biriyle ilk defa karşılaştığımızda üzerimizde bıraktığı tepkiyle oluşan değer yargılarımıza benziyor. Biraz örneklendirelim... Örneğin eski insanlar perilerin ağacı olduğuna inandıkları dişbudak ağacını (Fraxinus) asla evlerinin yakınlarına dikmezlermiş çünkü onun bahçe toprağının tüm verimli özelliklerini tükettiğine inanırlarmış. Bir dişbudağı kesmeleri gerektiğinde ise perilerden özür dilerlermiş. Öte yandan dişbudağın odunundan yapılmış sırıklara tutunmaya çalışan tırmanıcı bitkilerin kuruduğu söylenir. Belki de bu inanısın dogmasına sebep olan şeylerden biri de budur... Meşe (Quercus) aşırlardır tanrısal yasamın, gücün ve dayanıklılığın sembolü olmuş, paganların kutsal saydığı üç ağaçtan bir diğeri. Eskiler, yaz gündönümünde (21 Haziran) yapraklarının hışırtısında tanrının sesinden gelecek yıla dair kehanetler duyacaklarına inanırlarmış. Yeniayda ekilen meşe palamutları kişiye şans getirir, onu büyülerden ve düşecek yıldırımlardan korur, ona doğru yolu gösterirmiş. Eğer sonbaharda düsen bir meşe yaprağını havada yakalayabilirseniz o kıs boyunca tüm hastalıklardan korunacağınıza inanılırmış. Eski cağlarda savaşçılar, yaralanıp hasta düştüklerinde meşe ağacının yaprağında toplanmış yağmur suyunu içerek iyi olacaklarına inanıyorlardı. Meşe, içerdiği tanen nedeniyle savaşçıların yaralarının enfekte olmamasını sağlamış olabilir. Yani yine bir başka söylencede de ufak da olsa bir gerçeklik pay olduğunu görmemiz gerekiyor.
Bir zamanlar üzerinde cadıların yaşadığına inanılan Mürver ağacının (Sambucus) şifalı meyveleri.

Meşe gibi iyi şöhretli olan bir başka ağaç da üvezdir (Sorbus). Eskiden bebekleri kundaktayken kaçıran cadılar ve kotu ruhlar yaklaşamasın diye beşikleri üvez ağacından yaparlarmış. Üzerinde kötü şans ya da kara büyü olduğuna inanan kimselerin evlerinin kaprisinin yanına bir üvez ağacı dikmesi gelenektenmiş... Ceviz ağacı (Juglans) ise buyucu tanrıçanın ağacıdır. Güya cadıların etrafında dans etmeyi sevdiğine inanıldığından tekinsiz olduğu söylenir. Öte yandan eğer cebinizde kabuğu açılmamış bir ceviz taşırsanız hayatinizin önemli bir evresini daha kolay atlatırmışsınız... Mürver ağacı (Sambucus) bazı kültürlerde cadılara karsı koruyucu olarak kabul edilir. Kimi kültürlerde ise mürver ağacının dalları meyveyle dolduğunda cadıları kendisine çektiğine inanılıyormuş. Siz de bir Harry Potter hayranıysanız, Hogwarts büyücülük okulunun müdürü Profesör Albus Dumbledore’un asasının da mürverden yapıldığını belki anımsarsınız. Meğer ki usta yazar J.K. Rowling geleneksel inanışa uygun davranarak mürver asayı iyilerin lideri Dumbledore’a layık görmüş... Öte yandan mürverin her zaman kişiye kötü şans getirdiğine de inanılıyor (ki Dumbledore’a olanlardan da belli zaten). Hatta bazı mürver ağaçlarında da cadıların yasadığı söyleniyormuş. Bir inanışa göre ağacın dallarını budamak ya da onlarla bir ateş yakmak “Mürver Ana” adı verilen ağaç ruhunun gazabına uğramak için yeterliymiş.
Çok zehirli bitkilerden biri olan yüksük otunun doğada sıklıkla karşımıza çıkabilecek yabani türünün görünümüne bir örnek. Bahçecilikte kullanılan kültüre alınmış çok daha göz alıcı çeşitleri de bulunuyor.

Şüphesizdir ki zaman içerisinde sadece ağaçlar değil, onların köklerinde yetişen otlar, çalılar ve çiçekler de böylesi inanışlara konu oldular. Şimdi biraz da bunlara göz atalım... Aslanpençesi eskiden iksir yapımında kullanılan bir bitkiymiş, yapraklarında tuttuğu çiğ taneleri kullanılıyormuş bu iş için. İlk simyacılar bu bitkinin yapraklarındaki su damlalarıyla farklı metalleri saf altına dönüştürmeyi deneyip durmuşlar. Bitkinin Latince adı (Alchemilla) da buradan geliyor. Öte yandan bitki Ortaçağ’da yaraları kurutmak, kanı durdurmak için de kullanılmış. İsveçlilerse iyi bir uyku uyuyabilmek için yastıklarının altına koyarlarmış aslanpençesini... Sığırkuyruğunun (Verbascum), yabancı dildeki yöresel adları cadı fitili veya fitil otudur. Eski bir inanışa göre bu otu yakmak cadıları ve büyüleri uzak tutmaya yararmış. Diğer bir inanışa göre ise cadılar büyülerini bu bitkiyle tutuşturdukları ateşte hazırlarmış. Öte yandan gerçekten de eskiden bitkinin yaprakları ve sapındaki tüylerden de mum fitili yapılırmış... Yüksükotunun (Digitalis), İskandinav mitolojisinde “peri çanı” olduğuna inanılır. Periler yaklaşan avcılara karşı arkadaşlarını uyarmak için bu çiçekleri çan gibi çalarmış. Günümüz İngilizcesi’nde bu bitkiye foxglove (tilki eldiveni) denilse de aslında ona eskiden `folksglove` deniyormuş. İngilizce de perilere `good folk` (iyi halk) dendiği düşünüldüğünde bitkinin tilkilerle değil aslında perilerle alakalı olduğunu anlıyoruz. Bu son derece zehirli bitki için bir İngiliz atasözünde “Yüksük otu ölüyü diriltir, diriyi öldürür” deniyor. Roma mitolojisine göre Zeus’un karısı ana tanrıça Hera, bir erkeğe ihtiyaç duymadan doğum yapmanın bir yöntemi olarak keşfetmiş bu çiçeği. Hera bitkiyi karnına ve göğüslerine dokundurduğu anda hamile kalıvermiş ve savaş tanrısı Mars’ı (ya da bir başka kaynağa göre ise volkan tanrısı Vulcan’ı) doğurmuş.
Kurtboğan (Aconitum)

Zehirli bitkilerin çoğu tahmin edersiniz ki cadılar ve kötü ruhlarla ilişkilendirilmiş söylencelere konu olmuşlardır. Kurtboğan (Aconitum) ülkemizde de içinde bulunduğumuz aylarda çiçekli olarak rastlayabileceğiniz çok zehirli bitkilerden biri. Çok zehirli dedim çünkü bitkiye elinizi sürmeniz bile zehirlenmenize yol açabilir. Bitki zehirli olmasına rağmen çocuk ve evcil hayvan bulunmayan evlerde bahse bitkisi olarak da kullanılıyor. Cadıların kötücül büyülerinde en sik kullandığı bitkilerden biri olan kurtboğana, güzelavratotu (Belladona), kış gülü (Hellebore) ve ban otu (Hyoscamus) eşlik ettiğinde ortaya çıkan karışımla süpürgelerine uçma niteliği kazandırdıklarına inanılmış. Cadılar, her ne kadar masal kahramanı figürler gibi görünseler de büyücülük bir zamanlar belki de oldukça sıradan ama gerçek (!) bir uğraştı. İşte burada bahsedilen `uçma özelliği` ile kast edilen belki de eski zamanlardaki büyücülerin bu zehirli karışımlar sayesinde süpürgeler aracılığıyla değil de halüsinasyonlar görerek astlar seyahatler yapabilmeleriydi. Şüphesiz günümüzde büyüyle uğrasan kişiler (örneğin modern Wicca toplulukları) Ortaçağ’daki meslektaşlarının aksine bu son derece zehirli otlardan uzak duruyorlar. İngiltere`nin kuzeyinde bu zehirli bitkileri hep bir arada görüp tanıyabileceğiniz bir `Zehir Bahçesi` bulunuyor. Alnwick şatosunda halkın ziyaretine acık olan bu bahçe biraz eksantrik bir soylu olan Northumberland Düşesi tarafından kurulmuş.
Yetiştiği her yere mutluluk getirdiğine inanılan bir bitki olan Keklik otu (Origanum vulgare) uçuk pembe çiçekleriyle arıları şölene davet ediyor.
Biraz da her gün karsımıza çıkan ya da gündelik olarak küllendiğimiz bitkilere bakalım: Örneğin rezene (Foeniculum vulgare) geçmişte cadılara ve kara büyülere karsı kullanılan silahlardan biri olmuş. Kepinizin üzerine asacağınız bir demet rezenenin ve anahtar deliklerine koyacağınız rezene tohumlarının evinize kötülüğün girmesini engelleyeceğine inanılırmış... Keklik otu (Origanum vulgare), yetiştiği her yere mutluluk getirdiğine inanılan bir bitkiymiş. Çoğunlukla bizde yakın akrabası olan “dağ kekiği” olarak da adlan diriliyor. Keklik otunun yabancı dildeki karşılığı olan oregano sözcüğü Yunanca’daki oros (dağ) ve ganos (neşe) sözcüklerini içerir. Antik Roma’da gelin ve damadın tacına konan keklik otu onların mutlu bir omur sürmelerini sağlarmış. Keklik otunun yapraklarından yapılan cayın şeker hastalığına iyi geldiği, yoginin ise boğazda oluşan enfeksiyonları önlediğine günümüzde de inanılıyor... Maydanoz (Petroselinum crispum), kuzey halklarının inançlarına göre şeytana ait bir bitkidir. Bunun nedeni bitkinin çok geç filizlenmesi olabilir. Bilimsel olarak doğrulanmış olmasa da karaciğer ve böbrek dostu olduğu, hazımsızlığa, hafıza sorunlarına ve depresyona iyi geldiği iddia ediliyor. Eklem ağrıları çekenler için de taze yapraklarının ezilerek ağrıyan bölgeye uygulanması tavsiye edilmiş. Daha pek çok farklı rahatsızlık için de kullanılmış...
Cadılara ve büyülere karşı koruma sağladığına inanılan hoş kokulu Biberiye (Rosmarinus officinalis) yazın sergilediği açık mavimsi mor çiçekleriyle ormanlarda sıklıkla karşınıza çıkabilir.
Biberiyenin (Rosmarinus officinalis), eski cağlardan günümüze dek koruyucu bir bitki olduğuna inan ilmiştir. Cadılara ve büyülere karsı koruma sağlamasının yanı sıra kaybedilen sevgilinin mezarına ekilen tohumlarının o kişinin unutulmasını önleyeceğine inanılması da ilginç bir başka inanıştır.  Adaçayı (Salvia officinalis), kötülüklerden korunmak için tütsü olarak yakılabildiği gibi yılan ısırıklarını tedavi etmek ya da kadınlarda doğurganlığı artırmak gibi çeşitli nedenlerle de kullanılmış. Romalılar onu mikrop öldürücü ve kanı durdurucu niteliklerinden ötürü yara tedavilerinde kullanmışlar. Ortaçağ’da görülen veba salgınlarını bile önleyebileceğine inanılan adaçayı o dönemde o kadar popülerleşmiş ki manastır bahçelerinde yetiştirilmeye başlanmış. Ona “Salvia” yani “kurtarıcı” ya da “sağlık veren” denmesinin nedeni de her derde deva bir bitki olarak kabul edilmesiymiş. Hatta Ortaçağ Avrupası’nda “bahçesinde adaçayı olan bir adam niye ölsün ki?” diye eski bir deyiş bile var. Araplar da onu ölümsüzlüğün ilacı olarak görmüşler. Hatta tıbbi bitkilerin Latince isimlerindeki “officinalis” ibaresi de manastırlarda tıbbi otların konulduğu odaya yani “officina”ya ait anlamına gelmekteymiş...
Şifa dağıtan bir diğer bitki olan Adaçayı (Salvia officinalis) hem sağlığımızı koruduğu, hem de hoş bir görsellik sunduğu için bahçecilikte sıklıkla tercih edilen bitkilerdendir.

Bana hak verirsiniz ki bir yazıya bitki dünyasının tüm gizemini sığdırmak oldukça güç. Bu yazıda bahsedebildiklerim dışında çok sayıda bitki birbirinden güzel hikayelere ve efsanelere konu olmuştur. Bu yazıda daha çok inanış, söylence ve gelenekler, bitkilerin kullanım şekilleri üzerinde durduk, bir başka yazıda da bitkilerle ilgili mitlere, masallara, halk hikayelerine bakarız yine hep birlikte. Bir sonraki yazıda tekrar buluşana dek, burada sözü edilen bitkiler ilginizi çektiyse onları daha derinlemesine araştırabilir, yazı da bahsedilmeyip de bahçenizde ya da bulunduğunuz yörede yetişen başka bitkiler hakkındaki inanış ve gelenekleri keşfedebilirsiniz. Büyüklerinizden dinlediğiniz bitkisel hikayeler, efsaneler varsa da bana yazın, bu yöresel hikayelere söyleşimizde de yer vermeye çalışırım. Böylece belki de doğanın sihirli bir şey olduğunu yeniden hatırlayıp bu güzelliklerin gelecekte de yaşatılmasını el birliğiyle sağlayabiliriz. Bu arada zehirli bitkiler konusunda da lütfen dikkatli olmayı unutmayın.