orkide etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orkide etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2020 Pazar

Bitkisel Bir Söyleşi / 9. Bölüm



Yaşlı ormanların sık bitki örtüsünün altında, eğrelti otlarıyla kaplı nemli orman zemininde, devrilmiş eski ağaçların kütüklerini kaplayan yosunların üzerinde yani güneşin ulaşamadığı tüm kuytularda bitkiye benzeyen ama “bitki olmayan” ilginç bir canlı türü dikkatimizi çeker. Özellikle yağmur yağdıktan sonra onlara daha çok rastlarız. Bunlar tohum yerine gözle görülmeyecek kadar ufacık sporlarla doğaya yayılan mantarlardır. 

Öte yandan bitki ailesi için de yer alan eğrelti otları da sporlarla doğaya yayılıyor. “Bitkilerle ilgili bir söyleşide mantarların ne işi var?” diyebilirsiniz fakat birçoğumuz onların bitki olduğunu sanıyor. Hem bu yanlışı düzeltmeyi, hem de size bitkilerle aynı yaşam alanını paylaşan (en azından bir kısmı böyle çünkü örneğin insan vücudunda yaşayan mantarlar da var) bu canlıların ilginç özelliklerinden söz etmeyi amaçlıyorum.

O halde bir mantar neden bitki değildir sorusuyla bu canlıları tanımaya başlayalım. Öncelikle en önemli fark mantarların kendi besinlerini üretemeyen canlılar olmalarıdır, yani bitkiler gibi klorofil içermezler ve fotosentez yapamazlar. Dolayısıyla da güneş ışığına ihtiyaç duymazlar. Herhangi bir bitkinin (ya da canlının) üzerine tutunarak, üretilen besine ortak olurlar. 

Parazit özellikleri taşıyan başka bitkiler olduğunu söyleyenler de çıkabilir. Örneğin ağaçlar üzerinde yaşayan Ökse otu (Viscum album), mantarlar gibi tam bir asalak değil çünkü bitki klorofil içeriyor ve her ne kadar ağacın özsuyunu kullansa da fotosentez yaparak kendi besinini de üretebiliyor. 

Bir başka örnek olarak Orkide (Orchidaceae) türleri, ağaçlar ya da yosun tutmuş kayalıklar üzerine tutunarak yaşarlar ve üzerinde bulundukları ağacın özsuyundan faydalansalar da fotosentez yapmayı sürdürürler. Üstelik her iki örnek de mantarların aksine çiçekli ve tohumla yayılan bitkilerdir. Öte yandan parazitler üzerinde bile yaşayan mantar türleri bulunuyor.

Yeryüzünde 3,8 milyona yakın mantar türü bulunduğu tahmin ediliyor ve şu ana dek bunların sadece 120 bini tanımlanabilmiş. Bizim sıklıkla market raflarında gördüğümüz şapkalı mantarlar haricinde küfler, mayalar, penisilin, ağaç mantarları ve hatta vücudumuzda yaşayan türleri de bulunuyor. Yapılan genetik araştırmalara göre mantarlar, bizim de içinde bulunduğumuz hayvanlar ailesine bitkiler ailesinden çok daha yakınlar. 

Mantarlar, hayvanlar ailesinin üyeleri gibi bu besinleri parçalayıp sindirmek üzere enzimler üretebilen canlılardır. Hücre zarları eklem bacaklılarda (yengeç, örümcek, akrep vb. türler) olduğu gibi glukan ve kitin maddesi içerir. Tam da yeri gelmişken hayvan ve hatta böcek ailesinden canlılarla beslenmeyi reddeden veganların mantar ailesinden neden vazgeçmediği de tartışmaya açılabilir. Bazı canlıları sırf gözleri ya da beyni olduğu için yememek bir tür ayrımcılık. Uzaydan insan yiyen bir yabancı ırkın geldiğini ve sadece Türkçe konuşabilenleri yediğini düşünün... Onun gibi bir şey bu bana kalırsa. 

Bence herhangi bir canlıyı “yaşama hakkı” konusunda ötekinden üstün ya da hakir kılan hiçbir şey olamaz, olmamalı. Konumuza geri dönelim. Doğadaki ölü organik maddenin yeniden dönüşümünün gerçekleşmesi açısından önem taşıyan mantarların aynı zamanda bitkiler arasında bir iletişim ağı oluşturduğu da yapılan son bilimsel araştırmalarla keşfedilmiştir. Diğer bir deyişle ağaçlar bu mantarlardan oluşan bir ağ sayesinde haberleşebiliyor, bu ağı zararlılara ve yol açtıkları hastalıklara karşı bir tür erken uyarı sistemi gibi kullanabiliyor. 

Diğer yandan mantarlar insanlar tarafından gıda, içecek, ilaç, deterjan, tarım ilacı gibi pek çok endüstride de kullanılıyor. Fakat yararlı olduğu kadar zararlı olabilen mantarlar da var. Doğada bitki hastalıklarına yol açarak tarımsal üretimi sekteye uğratan 8 bin civarında, insan yaşamını tehdit eden 300 kadar tehlikeli mantar türü bulunuyor. 

Önceki yazıda bahsettiğim küresel iklim değişiklikleri bu türlerin sayısının artmasına ve iklimle mücadelemizde yeni cepheler açılmasına da yol açabilir. Unutmayalım ki mantarların güneşe ihtiyaçları yok.

Bizim doğada ya da bahçemizde bizzat gözlemleyebileceğimiz mantarlara bakalım şimdi de. Bu mantarların toprak üzerinde kalan, işinin ehli uzman kişiler tarafından toplanan(!) ya da doğadaki hayvanlar tarafından yenen kısımları aslında mantarın meyvesi olarak kabul edilen kısmıdır. 

Aslında mantar, toprak altında kalan ve bazen bir yıl kadar uzun yaşayabilen “misel” adı verilen iplikçiklerden meydana gelir. Bu nedenle koparılan mantarların yerinde birkaç gün ya da hafta içinde yeni mantarlar türeyebilir. 

Doğadan mantar toplayanlar (gerçekten de riskli bir uğraştır) bu nedenle nereden mantar topladıklarını iyi hatırlamak zorundadırlar. Mantar zehirlenmeleri korkunç ve acılı bir ölüm demektir. Mantarların içerdiği zehirli bileşiklerin karaciğer dokusunu hızla parçaladığını, bazı zehirli bitkilerde olduğu gibi zehrin yıkanarak ya da haşlanarak giderilemeyeceğini belirtmeliyim ki kültür mantarları haricindekilerden uzak durulsun. Hatta satın aldığınız mantarların “onaylı” olmasına da dikkat etmenizi öneririm. Bu şirin görünümlü canlıları doğada gözlemlerken elimizi dahi sürmememiz gerektiğini mutlaka hatırlamalıyız.

Peki ormanlarımızdaki mantar çeşitliliğini görmek için nereye gidelim? Sonbahar mevsimi birbirinden ilginç ve rengarenk mantarları görmek için en ideal mevsimdir. Bu mevsimde bulunduğunuz yere yakın olan milli parklarımızı ziyaret edebilirsiniz. Benim için en unutulmaz mantarlar Yedigöller’e yaptığım gezi sırasında gördüklerimdir. Orada çektiğim mantar fotoğraflarından bazılarını yazıma da ekleyeceğim. Belki siz de gidip görmek istersiniz. 

Fotoğrafların altına bu mantarların hangi tür olduğunu belirtmek isterdim ne yazık ki mantar türleri hakkında bitki türleriyle olduğu kadar bilgi sahibi değilim. Öte yandan bu mantarların isimlerini belirtmek riskli de bir durum çünkü doğru tanımlanmadığı takdirde tüm uyarılarıma rağmen bunları doğadan toplamaya kalkanlar da çıkabilir(!). Konunun uzmanı olan okuyucular bu yazının yorum kısmına gördüğüm mantarların türlerini yazana dek belki de böyle anonim olarak kalmaları daha iyi. Sizi Yedigöller mikobiotası (mantar çeşitliliği) ile baş başa bırakarak yazımı burada noktalıyorum. Umarım sizler de bu güzellikleri tam mevsimindeyken gidip yerinde görürsünüz.


22 Şubat 2020 Cumartesi

Bitkisel Bir Söyleşi / 1. Bölüm



Bitkiler, insanların da bir parçası olduğu ve günden güne acımasızca yok edilen doğanın sessiz ve barışçıl sakinleri. Onlara dünya üzerinde yaşadığımız ve hatta yaşayamadığımız(!) her yerde rastlayabiliyoruz. Yüksek dağların yamaçlarından okyanusun derinliklerine kadar pek çok yerde yüz binlerce farklı tür bitki yaşıyor. Bu özellikleriyle de adeta bizlere hayatta kalma dersi veriyorlar. Bu barışçıl canlılar karşılaştıkları tüm zorluklara ve saldırılara rağmen bir tür “pasif direniş” sergiliyor, hayatta kalmak, üremek ve hatta göç etmek için birbirinden ilginç yöntemleri kullanıyorlar. Dünya üzerinde yaşayan tüm canlıların nefes alma, beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını hiçbir karşılık beklemeden sunan bu canlılar dünyanın biyokütlesinin (canlı olan bölümünün) en büyük kısmını oluşturuyor. Hal böyleyken nerede yaşıyor olursak olalım, yaşadığımız bölgenin kendine özgü türleriyle her gün karşılaşıyoruz. Oysa çok azını ismen tanıyor, çoğunun ise ne olduğunu, ne işe yaradığını, insanlarla kurduğu ilişkinin öyküsünü dahi bilmiyoruz. Çoğunlukla doğanın gözlerimizin önüne serdiği muhteşem manzaraları sadece izlemekle yetiniyoruz.
İstanbul çiğdemi (Crocus olivieri istanbulensis)

Sözgelimi bundan birkaç yıl öncesine dek, onunla Sultanbeyli ormanlarında yüksek bir tepenin üzerinde karşılaşana dek, sadece İstanbul’a özgü endemik bir tür olan İstanbul çiğdemi (Crocus olivieri istanbulensis) ile komşu olduğumun farkında bile değildim. Muhtemelen İstanbul’da yaşayıp da bu zarif çiçeği bir kez bile olsun görmemiş ve hatta adını bile duymamış insanlar vardır. Bilmemek ya da ilgi duymamak kınanmayı gerektiren bir durum değil kuşkusuz ama bu güzelliklerin keşfedilmeye, tanınmaya ve korunmaya ihtiyaçları var. “İnsan tanımadığı şeyleri sevemez, sevmediği şeyleri ise koruyamaz” diye yola çıkarak yaklaşık dört yıl öncesinde hiçbirini ayırt etmeksizin bitkilerin pek fazla bilinmeyen ilginç hikayelerini kendi anılarımla harmanlayarak anlatmaya başladım. Etnobotaniğe duyduğum amatör ilgiyle bitkilerin hikayelerini çeşitli kaynaklardan okuyup araştırarak, benim gibi bitkilere ilgi duyan bir dostumun kurmayı teklif ettiği internet sitesi “bitkigunlugum.com” üzerinden başkalarıyla da paylaştıkça, ben de okuyanlarla birlikte öğrenmeye devam ettim. Dünya üzerinde var olduğu tahmin edilen yaklaşık 400 bin adet bitki türünden sadece 300 tanesini tanıyıp tanıtabildim bu süre zarfında. Amacım okurlara bu gezegenin sadece insana ait olmadığını, insanın doğanın efendisi değil sadece bir parçası olduğunu hatırlatmaktı. Umarım bu süre zarfında yazdıklarım bu bitkileri merak edip tanımak isteyenlere faydalı olmuştur.
Merak da insan doğasının en önemli parçalarından biri. Peki ya az önce sözünü ettiğim etnobotanik nedir diye merak ediyor musunuz?... Etnobotaniği, bitki ve insan ilişkilerini inceleyen bir bilim dalıdır diyerek özetlemek mümkün fakat etnobotaniğin kapsamı da oldukça geniş. Bitkilerin insanlarla olan etkileşimlerinin izlerini yerel halkın dilinde, inanışlarında, gelenek ve göreneklerinde, efsanelerinde ve gündelik yaşamında arayan etnobotanik her bitkinin toplum hafızasında yer eden hikayesini bize anlatır. Herhangi bir bitkinin nasıl ve nerede yetişip keşfedildiği, ne için kullanıldığı (ilaç, yiyecek, giyecek vb.), yerel dil ve kültürün içinde nasıl ve ne ölçüde yer aldığı, tarihsel düzlemde nereden gelip nereye yolculuk ettiği gibi pek çok soruya cevap vermeye çalışır etnobotanik. Benim gibi hikaye dinlemeyi ve anlatmayı seven biri için oldukça merak uyandırıcı ve ilginç bir alandır şüphesiz. Eğer ki siz de doğada bir başınıza dolaşmayı seviyorsanız, gözleriniz merakla toprağa, ağaçlara, derenin içindeki kayalara tutunmuş bitkilere takılıyorsa ya da evinize konuk ettiğiniz bir saksı bitkisine hem merak hem de ilgi duyuyorsanız ya da küçük bir bahçeye sahip olmanın hayalini kuruyorsanız anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım muhtemelen ilginizi çekecektir.


Bitkileri tanımanın en iyi yolu onlarla iletişim kurmaktır. Onlar hakkında yazılmış birbirinden ilginç kitapları okumaya başlamadan önce bırakın sizde o merakı uyandırsınlar... Bitkilerle iletişim deyince pencerelerinin önüne dizdikleri sardunyalarla, kadife çiçekleriyle, yaprak güzelleriyle ve menekşelerle konuşan yaşlı nineler gözünüzün önüne geldi muhtemelen. Bu sandığınız gibi nafile bir uğraşı da değildir. Aslında bitkilerin tıpkı hayvanlar gibi etraflarından olup bitenleri hissedebildiğini ortaya koyan bilimsel araştırmalar bulunuyor. Diğer bir deyişle bitkiler sesinizin havada yaydığı titreşimlerden sizin onlara dostça mı yoksa düşmanca mı yanaştığınızı anlayabiliyorlar. Bitkilerin insanlardan daha fazla duyuya sahip olduğunu ve bizim hissedemediğimiz pek çok şeyi hissedebildiklerini hiç duymuş muydunuz? Artık duydunuz... Eğer bu konuda şüpheniz varsa bitki nörolojisi konusunda deneyler yaparak bitkilerin aslında zeki(!) canlılar olduğunu kanıtlayan İtalyan profesör Stefano Mancuso’nun çalışmalarına bir göz atabilir ve oldukça ilginç deneylerle karşılaşabilirsiniz...
Stefano Mancuso, bitki nörolojisi konusunda gerçekleştirdiği birbirinden ilginç deneylerle bitkilerin aslında zeki canlılar olduğunu kanıtlamıştır.

İletişim kurmayı seçtiğiniz bitki sizinle aynı dili konuşmuyor olsa da inanın size çok şey anlatacaktır. Oldukça küçük ölçekli düşünelim, diyelim ki bir saksı süs bitkisi edinmeye karar verdiniz. Örneğin bir orkidenin toprakta değil de ağaç kabuklarına tutunarak yetişebildiğini, ya da bir kaktüsün dikenleri vasıtasıyla ortamdaki nemi kullandığı için suya pek ihtiyaç duymadığını, ya da etçil bir bitkinin asla klorlu bir suda yetişemediğini ve onun için en yakın benzin istasyonundan saf su almanız gerektiğini (bu benim minik sineklerle beslenen Sarracenia’m için yapmayı öğrendiğim bir şeydi) bu bitkilerle vakit geçirerek öğrenebilirsiniz. Yetiştirdiğiniz bitkiyle ilgili küçük bir günlük tutarsanız (sadece aklınızda tuttuğunuz hayali bir günlük bile olabilir), onun bir yıl, yani dört mevsim boyunca nasıl bir yaşam döngüsüne de sahip olduğunu da anlayabilirsiniz. Bununla ilgili bir örnek vermek gerekirse, yazın toprak üstünde kalan gövdesi tamamen kuruyup kaybolan, yumrulu bir bitki olan siklameninizin artık öldüğünü düşünüp ondan kurtulmaya çalışmazsınız(!). Çünkü onun soğuk mevsimde yeniden canlanacağını, yaz mevsiminde toprak altında sadece bir süreliğine uykuya çekildiğini öğrenmişsinizdir.

Bitkisel söyleşimizin bu ilk bölümünde kısaca etnobotanikten ve ayrıca benim bitkilerle olan ilişkimden söz ettim. Bir sonraki yazıda bitkilerin kimi zaman harikalarla ve kimi zaman ise tuhaflıklarla dolu dünyasını birlikte keşfetmeye devam edeceğiz. Herhangi bir doğa parçasının keyfini sürerken vakit ayırıp da bitkilere daha dikkatli bakmanızı sağlayabilirsem ne mutlu bana...